Bazı turizmcilere söylüyorum: Zorunda mıyım?

Gazete yazıları, Gelecek turizmde, Şehir, Seyahat, Sosyal psikoloji, Türkiye halleri

Biz de uzaydan gelmedik! Tüm yılın yükü bizim de üzerimizde… Artık bizim de oynayacak yerimiz dar, paramız az! Parasını ödemekte olduğumuz kısacık tatilimizde bir sorunu söylediğimde turizmin tüm dertlerini yüklenmemiz haksızlık değil mi?

Bir özel kanalda 2.5 yıl televizyon programı yaptım. Bu nedenle de, ağırlığı şef restoranı olan 100’ü aşkın mekanda çekim yaptım; çok insanla tanıştım, pek çoğuyla yakın dost oldum, işletmeci derdi bilirim.
Şükür evimizde de müthiş yemekler yapılır, ağırlamayı, yedirip içirmeyi de severiz…
Çok sık da “Ya esas siz bir restoran açsanız” cümlesini duyarız.
Büyük konuşmak istemem ama üzerine basarak söyleyeyim: Ha-yat-ta açmam!
Çünkü Türkiye’de kirası, ruhsatı, vergisi, maliyeti, müşteri profili, olayı derken kafayı yerdim; yiyorlar, biliyorum.
Ne emeklerin, ne paraların, ne umutların, aşkların çok iyi niyetlerle, hatta doğru projelerle battığını görüyorum.

ŞARAPÇILIK MİSAL…

Misal, şarap bu topraklarda doğdu. Sev ya da sevme, iç ya da içme ama hakkını ver. Türkiye bugün şarapçılıkta muhteşem işler çıkarıyor ama kimse emeğinin karşılığını alamıyor, dünyanın pek çok yeriyle yarışabileceğimiz ürünlerimiz yurtdışında bilinmiyor.
Yeme-içme sektöründe, “Mekan açalım, güzel dekor yapıp, üç-beş ünlüyle takılıp iş yapalım”cılar da çok var, oldu, olacak da…
Ama çok güzel, çok düşünülmüş, büyük emek verilmiş projeler de yok oldu.

SEZON BANA DA KISA!

Turizmdeki sıkıntı tüm sektörlere değiyor, farkındayız.
Ama “Hem kazandığın paradan bana ver, hem kötü hizmet al, hem de idare et” anlayışını asla anlamıyorum.
Şikâyet etme çünkü ‘sezonumuz çok kısa’…
Şikâyet etme çünkü ‘ülkenin durumu ortada’…
Böyle idare et çünkü ‘birlik olmamız lazım’.
Ne olur bir de geri kalanlar tarafından bakın!

BANA NE, ONA NE?

Yılda sadece 10-15 gün tatil yapabileni, ayda bir dışarıda yemeğe çıkabileni, bütün yıl o tatili bekleyeni ele alalım…
Sezonun sadece üç ay olmasından ona ne?
Tatil beldelerindeki dükkân kiralarının yüksek olmasından ona ne?
Düzgün servis elemanı bulunamıyorsa ona ne?
Kira ancak tıkış tıkış masalarla, kıç kıça şezlonglarla, kalitesiz malzemeyle çıkıyorsa ona ne?
‘İstemeyen gelmesin’, ‘Beğenmeyen gitmesin’le olmaz!
Kimse, tüm yıl çalışıp da tek tatil hakkını ‘herkesin görüp’, ‘göründüğü’ yerlerde geçirmek istiyor diye, kazıklanmayı haketmez!
İyi kazanırken onunla paylaşmadığın gibi, kötü gidenin yükünü de ona yıkamazsın.

HEPİMİZ DOLUYUZ…

Eğer ki, sen bir zamanlar hepimizin olan denizi ‘beach’ yapıp da benden otopark, giriş ücreti alıyor, meyvenin yanına istediğim iki kaşık yoğurda bile 15 TL ek ücret yazıyorsan, bölgenin halkını kalkındırmak yerine devşirme çözümler buluyorsan artık biraz (iyi bile demiyorum) düzgün hizmet isterim.
Geri kalan tüm bahanelere de “Bana ne?” derim.
Biliyorum sen ‘beach’ yapmak için türlü türlü bürokrasiyle uğraştın, yatırım yaptın, su getirdin, duş yaptın, malzeme aldın, eleman çalıştırdın ama bunları benim bilmeme gerek olmamalı.
Zaten yüklüyüm; kafa boşaltmaya geldim, 5 TL verdiğim çay soğuk geldi ve bunu söyledim diye niye tüm bu dertleri dinleyeyim?
Çünkü benim iş sorunlarım seni ilgilendirmediği gibi, senin bahanelerin de birer iş sorunudur beni ilgilendirmez.
Bunu kendisi de tatile giden bir vatandaş olarak söylüyorum.

Bernhard Lang
Bernhard Lang

‘YETER Kİ ÖLÜDENİZ’İ ÖLDÜRMEYİN’

Hayran olduğum, iki yaz da paraşüt yaptığım Ölüdeniz’in son haliyle ilgili gördüklerimi cumartesi günü ‘Ölüdeniz ölmüş’ başlıklı bir yazıyla anlattım http://wp.me/p79ANb-xb ).
Bazı işletmeciler hakaret etti; kimi gece 24.00 olur olmaz diskolarda ses kısılmasından, sintine boşaltan teknelere, haklı dertlerini anlattı.
“Burası 15 günde bir suyundan örnek alınan, temizliği ispat edilmiş bir sahil. Belediye Başkanımız ve ekibi temizlik konusunda çok hassas, çöp sorunuyla baya uğraşıyorlar” yazıldı, bu önemli. Bazı arkadaşlarım da “Ben Razaman’da gittim harikaydı”, “Sezon dışı git, hâlâ güzel” yazdı.
Bir beyfendi de çok düzgün bir dille “‘Ölüdeniz ölmüş’ başlığı tatilciyi korkutur, yazının tamamı okunmaz. Bu, bölgeye haksızlık olur” yazmış; üzülürüm, üzüldüm.

GEREĞİ NE DÜŞÜNÜLDÜ?

Dertlerin hepsini anlarım da, yanlışlarımızı bize yapılan yanlışlarla açıklamak ne Fethiye’yi, ne turizmi, ne de Türkiye’yi kurtarıyor.
Biri sana “Bu sene eve zor ekmek götürüyoruz” yazınca vicdanen 1-0 önde oluyor. Ama bu, ne benim, ne Ölüdeniz’in, oradaki güzel doğanın suçu!
Bana hatalı bir haber için hesap sorana “Ülkenin hali belli… Doğru haber yapan cezasını alıyor. Gazetecilik de bitti, bitiyor. Özgür yazacak iki üç yer kaldı. Para da kazanamıyoruz” diyemem yani!
Bu arada yazımı “Bu arkadaşa gereğini yapalım, bu yazı (ne olur yazıyı da okuyun) vatana ihanettir, birlik olalım” mesajlarıyla paylaşan, isminin önünde parti unvanları olan insanlara sormak isterim: ‘Gereği ne düşünüldü acaba?’

 

  • Bu yazı 3 Eylül 2106 günü Nilay Örnek’in Sözcü Cumartesi’ndeki köşesinde yayımlanmıştır.
  • Ana görsel, Raffael Dickreuter, Iron Man’i…
  • Turizmle ilgili bir diğer yazı için http://wp.me/p79ANb-xp
  • ‘Yaşam tarzlarına müdahale edilen bir ülkede turizmi kurtarmak zor’ http://wp.me/p79ANb-sc
  • Turizmde çıkışı ararken Rusya ile krizin en anlaşılır özetini buldum! İzleyin http://wp.me/p79ANb-Ru