Onlar bu kuralı iyi biliyor: Trajedi+Zaman=Komedi

Komik, Sadece blogda, Sanat, Tiyatro

Moderatörlüğünü Osmantan Erkır’ın yaptığı, yeni doğaçlama komedi prodüksiyonu ‘Bak Şu Hayata’ 28 Nisan Cuma günü, saat 20.30’da Sahne Beşiktaş’ta perde açıyor. Ben o sahneye çıktım da biliyorum; gerçekten çok komik. Ve bu dönemde size de iyi gelecek…

 

GEÇMİŞİNİZE GÜLÜN

‘O zamanın Akşam Gazetesi’nde’, Pazar ekinde şöyle bir şey yazmıştım, tarih 31 Mart 2013: “Hayatınızın, gözünüzün önünden komik tiyatro skeçleri halinde geçmesini ister misiniz?
Yıllar önce canınızı sıkmış bir olaya kahkahalarla gülmeye, özlediğiniz birini ‘yalancıktan da olsa’ birkaç saniye için görmeye ne dersiniz?
Ya da bırakın bunları; birinin geçmişine gülerek göz atmaya, bir cümlenin anında bir oyuna dönüşmesini izlemeye ‘Evet’ der misiniz?
Yanıtınız olumluysa size en az bir doz ‘ASPAVA’ önerebiliriz…”

O günlerde ASPAVA’yı önermiştim, şimdi ASPAVA büyümüş, kadro biraz değişmiş ve yenilenen haliyle ‘Bak Şu Hayata’ meydana gelmiş.

İŞTE SAHNE, İŞTE EKİP

Ekip Dilek Çelebi, Mutlunur Lafçı, Sinan Mutlu ve Yılmaz Sütçü’den oluşuyor; Osmantan Erkır da oyunun moderatörlüğü yapıyor.
Birkaç yıl önce Erkır, 1903 yılında Cine Elektra için inşa edilen binayı tarihi dokusunu koruyarak, efemera merakına da uygun eski sokak lambaları, afişler ve fotoğraflarla yenilemişti. İşte bu oyun da yine o güzel binada, Sahne Beşiktaş’ta… Bu cuma ilk gösteri var.
Bu haberi vereyim istedim.
Ardından da, başta bahsettiğim ‘kendi deneyimimden’ bahsettiğim yazıdan bölümler vereyim ki, nasıl bir şey anlayın… İyi seyirler…

Dilek Çelebi ile Osmantan Erkır, bu fotoğrafta, sahip olmamız gereken çocuk sayısından değil oyuna kaç gün kaldığından bahsediyorlar… Ama geri sayımda süre daha da azaldı.

BENİM 4 YIL ÖNCEKİ TECRÜBEM

“Geçtiğimiz çarşamba babamın yaş günüydü; 27 Mart, Dünya Tiyatrolar Günü de ya, bir taraftan, annem ve kardeşimle babamı bir tiyatroda analım istedik.
Tam yerine gitmişiz.
Lüferlerin, barbunların, rakı kadehlerinin, bira bardaklarının arasından, Beşiktaş çarşısının içinden süzülerek kırmızı kapılı sahneye ulaştık.
Gösteri saati 20.30; saat 20.10 pek kimseler yok… Ama 10 dakika sonra, sanki insanlar akın akın otobüslerle gelmişçesine doldu fuaye.
Herkes ayakta, ellerde biletler, bir grup insan da Twitter’daki çeşitli yarışmalardan kazanmış gösteriyi izleme hakkını, yer soruyorlar.
Yuvarlak masalar etrafındaki sandalyelerde alıyoruz yerlerimizi.
Önlerdeyiz… Fonda da eski Türk pop şarkıları; eski dediysek hakkını veren cinsten Mavi Işıklar, Beyaz Kelebekler…

BİR GÖNÜLLÜ İSTEDİ

Tam saatinde başladı gösteri. Oyun boyunca moderatörlük yapacak Osmantan Erkır ile 5 genç oyuncu çıktı sahneye. Erkır, sahneye çıkacak bir gönüllü istedi. Elimi Osmantan’ın gözüne sokmaya çalışırken, o beni aldı ve tanıttı:
“Nilay arkadaşım, bir gazeteci… El kaldırmasa da onu sahneye alacaktım”.

DUYDUK ZİLİN SESİNİ

Ve Osmantan ile sahnenin bir ucuna oturduk; önünde, ara ara çeşitli ses efektlerini verdiği bir mini iPad ile bir büyük zil var; karşı tarafta oyuncular, arada da içinde farklı farklı şapkalardan şemsiyelere, televizyondan pikaba, bebeklerden giysilere türlü malzemenin yer aldığı bir dev raf sistemi.
Önce adım, takımım, mesleğim ve aile üyelerimin adı yazıldı tahtaya. Ardından da oyun boyunca ‘beni canlandıracak’ kişiyi seçtim! Anne, baba ve kardeşimi birer kelimeyle ifade ettim ve ‘gong’… Duyduk zilin sesini oyun başladı.


BIYIKLI ASLI!

Osmantan, ilkokuldan başlayarak sorular soruyor, her 2-3 sorunun ardından bir skeç sergileniyor. Oyuncular ya beni dinlerken akıllarına fikir geldikçe arkalarındaki ışığı yakarak bir skeç sergilemeye başlıyor ya da Osmantan yeterli gördüğü anda, beni durduruyor ve oyun başlıyor.
Herkes gibi ben de kahkahalar atıyorum. Ama benimki biraz da şaşkınlıkla… Bu insanları hiç tanımıyorum, hazırlıklı değilim; kimi zaman çok sıkıcı, çok düz yanıtlar veriyorum ama ekip yine de saniyeler içinde bir oyun kurup aralarında hiç konuşmadan oynuyorlar. 
Bu arada sahnede bıyıklı ve sarı peruklu biri tarafından canlandırılıp ‘yerden yere vurulan’ kardeşim Aslı’da Allah’tan kafa rahat; gülme krizlerine giriyor.
Annem ise ünlü Youtube şairi Ahmet Hoşgör gibi ‘Komşulara Çok Ayıp Oldu’ kafasında; sürekli bana sufle veriyor! “Ya bak takdir belgesi aldığını da söyle; oldu mu bu şimdi sen çok zeki bir çocuktun, ya bak ortaokuldaki o birinciliğini de anlatsan”…
Anne bu iş öyle olmuyor; “Ortaokulda sevgilin yok muydu yani?” denince “Riziko’ya katılıp şampiyon olmuştum” yanıtı verilmiyor!


KAPIDAN BİRİ GİRSE, KİM GİRSE…

Osmantan birden “Şimdi kapıdan biri girse, kim olsun istersin?” dedi; demek istiyorum ki “Babam”. Hem onu çok özlemişim, hem de yaş günü. Ama eğlencenin göbeğindeyken tempoyu düşürmek istemiyorum. Takıldım da, ne Frida Kahlo diyebiliyorum, ne Abdülhamit mesela! Önce “Babam”, sonra ne alakaysa Kevin Spacey diyorum (House of Card’ı izleyin!). 
Yine beni anlıyorlar Yılmaz Sütçü -bilse ki- ne kadar güzel canlandırıyor babamı! Sahnedeki bana sarılıyor; benim de onlara sarılasım geliyor… İlk yarıda perde böyle kapanıyor.

ANNEM SÜREKLİ TAKTİK VERİYOR:)

Arada annem yedek kulübesinde futbolcu bulmuş Fatih Terim misali, çok şeker, taktik de taktik. 
İkinci yarı üniversiteyle ve ilk sevgililikle başlıyor. Ardından bir olay anlatıyorum; Osmantan “Bu 12’nci oyun, böyle bir hikâye duymadım, hiç unutmayacağım” diyor; oyunu da “Bugüne kadarki ‘en sürreel’ oyun” seçiyor. 
Doğaçlamayla, tamamlamalarla benim zamanında çok üzüldüğüm bir şeyden muhteşem bir hikâye çıkıyor. Ve bir kez daha, az bilinen bir Woody Allen kuralı olan  “Trajedi+Zaman=Komedi” kuralı işliyor. 
Çıkışta ise pek çok izleyici bana “Tanıştığımıza memnun oldum”, “Babanızın mekânı cennet olsun” diyor.
Umarım proje kısa sürede televizyona taşınır, hatta yerli formatımız yurtdışına da satılır.”

* 26 Nisan 2016, İstanbul