Belki anneler, kendilerine ne denirse densin, bilinsin ister

Hayata Dair, Sadece blogda, Sosyal psikoloji, Türkiye halleri, Zamansız yazılar

Arjantin’de 80-90 yaşlarındaki binlerce anne, 41 yıldır, 2 binin üzerinde defadır, buluşup çocuklarının kayboluşuna isyan ediyor. Türkiye’de ise dün, 23’üncü yılda, 700’üncü ‘zorlu’ haftaydı. Belki de birileri deli, başka birileri provokatör de dese, bir yeni kişi olsun isyanlarını duysun istiyorlardır, çocuklarının hatırına

 

“Eğer mazlumun, kurbanın acısını hak ettiği gibi anlatamıyorsanız, bu, o kurbanın acısıyla alay etmektir” demiş Adorno.

Bu yüzden de, iliklerimi dondursa da, gözlerimden yaşlar akıtsa da, kendimde başkasının acısını anlatma yetisi görmem.
Anlatabileceğimiz ancak, o acıyı izliyor, ona bakıyor olmaktan yaşadığımız acı; o da belki…
Tabii bir de, o alevin tenimizi ‘şu an’ direkt kavurmasa da bedenimizi yalayan sıcaklığı. Onun yarattığı korku, bencil ürperti; ‘çok yakınız, hatta içindeyiz’ hissi… O korkunç his.
Anlatabileceğimiz ancak bu, o da belki…

FİLM VİZYONDAN KALTI, GERÇEĞİ YILLARDIR MEYDANDA

Yazar-yönetmen Tayfun Pirselimoğlu’na göre, “Bir filmi izledikten sonra onu taşıyorsanız o iyi film demek, yine bir kitabı okuduktan sonra aklınızdan o kitapla ilgili bir şey geçiyorsa o kitap değerli bir kitap.”
Ve yine Pirselimoğlu şöyle diyor “İnsanlığın tarihinde döngüler olduğunu düşünüyorum, şu an tuhaf bir çağın içinde, tuhaf bir döngünün içindeyiz”.
Filmi çok iyi olduğundan mı, yoksa o tuhaf döngüden hiç çıkamadığımızdan mı bilmem, Tayfun Pirselimoğlu’nun “Hiçbiryerde” adlı filminin bende yarattığı hüznü, o hissi hiç unutamam.
Eşinin siyasi durumu nedeniyle fazlasıyla acı çekmiş, oğlunu ‘bu tür olaylardan uzak tutmaya’ çalışan bir anne, Şükran, Zuhal Olcay. Ama Veysel bir gün kaybolur; bir annenin evladı aramalarına, sormalarına rağmen ‘hiçbir yerde’ yoktur…
Filmi çok beğenmiştim ama bir daha izleyemem, izleyemedim.
Oysa çocuklarını kaybeden annelerin filmi de değil, en gerçek hali, İstanbul’un tam da göbeğinde, Beyoğlu’nda, Galatasaray Meydanı’nda karşımızda. 700 haftadır orada…

BİZ SADECE HAFTALARI SAYARKEN…

Ben filmini bile tekrar izlemeye cesaret edemiyorken, anneler, kardeşler, yakınlar orada…
Az kişinin dinlediğini, çok kişinin gerçekten ilgilenmediğini, kimsenin cevap vermeye yeltenmediğini, belki de umurunda bile olmadığını bilerek de olsa, haftalarca, aylarca, günlerce, anlarca, bir ömürce aynı soruyu sormak: “Benim çocuğum nerede?”
Her şarta direnen bir soruyla, çığlık olan isyan: “Benim çocuğum nerede?”
Onlar, her yerde arayıp sordukları, hiçbir yerde bulamadıkları, “Ya gelirse” diye kapılarını açık bıraktıkları, “Öldüyse de” mezarının yerini olsun bilmek istedikleri çocuklarının anısıyla, ‘yıllardır’ orada.
Ve üstelik biz sadece ‘haftaları’ sayıyoruz.

Fotoğraf: Eduardo Di Baia/Associated Press

‘KİMSE İNANMASA DA HERKESİN BİLMESİ GEREKİYORDU’

Cumartesi Anneleri’ne ilham veren Arjantin’e bakıyorum.
İlk, 30 Nisan 1977’de, Arjantin’de Plaza del Mayo Meydanı’nda beyaz tülbentleriyle toplandı çocukları kaybolan anneler.
Sadece 14 kişiydiler.
Çocuklarını gözaltına alıp kaybeden cunta yönetimine, cuntanın en güçlü olduğu dönemde açıkça isyan ediyor, hesap soruyorlardı. Derin acının verdiği cesaretle…
Plaza del Mayo Meydanı’nda toplanan yüzlerce anne oldular, sonra binlerce…
Kayıp çocuklarını arayan anneler de kayboldu, kimi gizli gizli, kimi açıkça öldürüldü. Yılmadılar.
Cuntanın son bulduğu 1983’te, mücadele ilk sonuçlarını verdi, ilk mezarlar açılmaya başlandı ancak o kadar çok çocuk ölmüştü ki, haftalar yetmedi. Mücadele de bitmedi.
Beyaz başörtülü, çocuklarının arayan annelerin isyanı 2000’inci haftasını çoktan geçti; 41’inci yıldalar.
40’ıncı yıl için hazırlanan bir The Guardian haberini okuyorum. Yaşları 80’i, 90’ı geçen, kimi tekerlekli sandalyede anneler. Kiminin çocuğunun cesedi de bulunmuş.
Niye hâlâ o meydana geliyor, her hafta isyan ederek yürüyorlar?
Biyoloji okuyan oğlu Horacio’yu, askerler tarafından götürüldükten sonra bir daha görmeyen, şimdi 89 yaşında olan Haydée Gastelú şöyle diyor:
“İnsanlar korkuyordu. Kaçırılan oğlum hakkında kuaförde veya süpermarkette konuşsaydım kaçarlardı. Dinlemek bile tehlikeliydi.
Ama sessiz kalamazdım. Kimsenin bize inanmasa bile, herkesin bilmesi gerekiyordu. Muhtemelen bu yüzden önce bize ‘deli anneler’ dediler”.

DELİ ANNELER; ACIDAN DELİREN ANNELER

20 yaşındaki oğlu Alejandro, 1975’te kaybolan Taty Almeida ise “Tabii ki çıldırdık… Acıdan ve kederden delirdik. Bir kadının en değerli armağanını, çocuklarını aldılar çünkü” diyordu.
Kendisi Nazi zulmünden, Auschwitz’ten kurtulup Arjantin’e yerleşen, oğlu Daniel 1977’de askerlerce öldürülen Sara Rus ise 90 yaşında; “Arjantin ordusu Nazilerden çok şey öğrenmiş ki, oğlumun kemiklerini bile bulamadık” diyor.
İşte onlar da, kimse onlara inanmasa da, çocuklarının kemikleri bulunsa da bulunmasa da, birileri onlara deli de dese, herkesin bilmesini istiyorlar.

TÜRKİYE’DEKİ ANNELER DE BUNU İSTEDİ

Onlar da istedi.
Onlar da hem herkesin bilmesini istedi, hem de bir umut varsa çocuklarının geri verilmesini…
Ölü ya da diri…
Plaza de Mayo annelerinin eylemleri, Türkiye’de özellikle 1980 ve 90 sonrası gözaltılar sırasında çocuklarını kaybeden annelere ilham oldu.
İnsan Hakları Derneği aracı oluyor; 1995’te, kaybolan Hasan Ocak’ın bulunamamasıyla eyleme başlanıyor.
İlk eylemde 20 ila 30 kadın, beyaz başörtüleriyle Galatasaray Meydanı’nda buluşuyor.
Ve onlarca zor şarta, cevapsız soruya, zorlanmalara, yeni kayıplara rağmen yıllarca bu isyan, bu hatırlatma, bu arayış sürdü, sürüyor.
“Benim evladım gelir diye kapıyı bacayı hep açık bıraktım. Ay geçti, gün geçti, sene geçti benim çocuğum gelmedi. Ölmüşse cenazesini bana versinler” diyen Berfo Kırbayır, Berfo Ana, gözaltında kaybedilen oğlunu 33 yıl arasa da, 106 yaşında oğlundan bihaber öldü.
Onun mücadelesi Cumartesi Anneleri’nin simgelerinden biri oldu.

BAZI CUMARTESİLER…

Bazı cumartesiler bakmışımdır.
Turistlerin, alışveriş yapanların, Ayvalık tostu yiyenlerin, kitap alanların, dondurma yalayanların, İstiklal’de satmak istediği minik oyuncakla deterjan köpüğü yapan o adamın, sinemaya yetişmeye çalışanların, düğüne gidenlerin içlerinde o annelerin, kardeşlerin, akrabaların ellerinde çocuklarının fotoğrafları.
Kimi fotoğraflı posterler eskimiş biraz; ne yapıyorlar eskiyince, yeniliyorlar mı?
Sormak istemiyor insan bu soruları, o deterjan köpüğüyle hemen oracıktan geçip gidivermek istiyor.
Çünkü ağır geliyor.
Hep böyle oluyor, bu coğrafya da her gün yaşananlar kötü, bencil, bazen de anlaşılabilir bir merhamet yorgunluğuna yol açabiliyor.
700’üncü haftada ise pek çok insan annelerle oturmak istedi, o ağırlığa rağmen.

ORADAYDIM AMA BEN BİLE ANLAMADIM; NE OLDU?

Ben de yürüyorum saat; 12.00 ve Galatasaray’a çok yakınım 1-2 dakika.
Önden arkadaşım Müjde aradı; “Baya gaz sıkmışlar, biz gelemiyoruz” diye. Kızıyla gelmiş, onun da orada olmasını istemiş.
“Çok polis var ama sakin gibi” dedim.
Sonra polis barikatları, gaz yemiş gazeteci arkadaşlar, çocuklar…
Bir esnafa sordum, “Gerçekten gaz sıkıldı mı?” diye, “Evet” dedi de, sonrasında bir döküldü ki, ona mı üzüleyim, oraya gelme nedenime mi bilemedim.
Polislere gittim; “Niye ki?” dedim, “23 yıldır buradalar, bizler de destek olmaya geldik, yakınlarını kaybetmiş bu insanlar”…
Biri “Bilemiyoruz” dedi.
“İzinsizlerdi” dedi başka biri.
“Provakatörler var” deye konuştu başkası…
Bazı sokaklara fena yayılmıştı gaz.
Ne olduğunu tam da anlamadan, gözler boğazlar yanarak hapşırarak ve yine yanarak bir süre sonra döndük geri, sosyal medyadan izledik.
Ve gece bir fotoğrafla kahroldum.
Cumhuriyet Gazetesi’nden Vedat Arık çekmiş.
Gözaltına alınmak istenen Arat Dink (Hrant Dink’in oğlu) ve onu bırakmayan millet vekilleri; Ahmet Şık, Hüda Kaya, Serpil Kemalbay, Garo Paylan.
Cumartesi Anneleri ile Arat Dink’in bir aradalığı o kadar derin bir ağıt ki.

Fotoğraf: Vedat Arık

BU İŞ ÇOK ZOR YONCA, ÇÜNKÜ İNSANLAR…

Ben oradaydım; ben bile ne oldu, ne bitti anlamadım göremedim.
Sonra bir şeyler yazmak istedim, cesaret de edemedim.
Sonra çevre esnafa sorulmuş “Burada bu insanlar ne yapıyor?” sorusuna yanıt arayan bir haber okudum.
Bu yazıyı bir bilmeyen bile okusa, 23 yıldır, 700 haftadır yanında olup biten eylemin nedeninden bihaber esnaftan ayrı düşsün istedim…
Çocuklarını kaybetmiş anneler, babasını yitirmiş bir evlat ve onlarca insan… Bunu da not edelim istedim.
Çünkü belki anneler, kendilerine deli de dense, “duyurmak” ister; acılarını, yapılan ve yapılmayanı.

 

26 Ağustos 2018 pazar, Beyoğlu

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.